Önce zehirliyorlar, sonra yediriyorlar...En sonunda da panzehirini satıyorlar. Ve bu hain formülü göz göre göre ülkemize uygulamak üzereler

İyibilgi olarak GDO tehlikesine karşı uzun zamandır kamuoyunun dikkatini çekiyoruz. Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağının TBMM'ye sunulması ile birlikte, GDO tartışması merkez medyanın da gündemine oturmuş oldu. Ve şu an tartışmaların yoğunluğundan göz gözü görmüyor. Oysa bu kadar hareketli bir gündemde, kimi "ufak" detaylar dikkatlerden kaçabiliyor. Bu yüzden iyibilgi, söz konusu yasa ve onun etrafında dönen tartışamalara, merceğini doğrultuyor.  

Yasa, bir çok açıdan "düzenleme" görüntüsü altında, yıllardır bilgimiz dışında sofralarımıza konan GDO'lu ürünlere hukuki bir statü kazandırmak üzere. Tabii ki buna karşı sivil toplum örgütleri etkin bir muhalefet oluşturmaya başladı. Öbür taraftan, yasayla ilgili tartışılması gereken onca şey varken, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, yaptığı en son açıklama ile bu eleştirilerin haksız olduğunu savundu. Mehdi Bey'in yaptığı açıklamalar içersinde, soru işaretlerini gidermek bir kenara, daha da kafa karıştıran iddialar var. GDO ile ilgili Türkiye'deki sayılı uzmanlardan biri olan Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya'a bakanın açıklamalarını ve bu taslak hakkında ne düşündüğünü sorduk.

- Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, genetiği değiştirilmiş organizmalı (GDO) ürünlerle ilgili yönetmeliği savunurken, biyoteknoloji konusunda şöyle bir iddiada bulunuyor: "Bizim bu işin büsbütün dışında kalmamız, bu teknolojiden bigane kalmamız mümkün mü? O da doğru değil." Sizce bu teknoloji, gerçekten Türkiye için kaçırılmaması gerekilen bir fırsat mı, yoksa geri dönüşü olmayacak bir tuzak mı?

Başlangıçta şunu belirtmek gerekiyor: Bilim ile teknoloji arasında fark var. Bilime karşı gelmek tabii ki olamaz. Ama teknoloji, bilimin insan yararına kullanılması demek. Bu alanda bu kullanım iyi de olabilir, kötü de olabilir. Nükleer teknolojiden söz edersek, siz bomba yapıp bir ülkeyi mahvedebilirsiniz. Ama Nükleer Tıp diye bir şey var. Hastalıkların teşhisinde, radyoaktif maddeler kullanılıyor yaygın bir şekilde. Dolayısıyla teknolojinin kullanımı farklı bir şey. Burada biyoteknoloji de daha geniş bir kavram aslında. GDO onun içinde sadece bir parça. Şimdi biyoteknolojiye tabii ki karşı olunamaz. Çünkü bu biyoteknolojik yöntemler ile gelişmeler sağlanabilir, araştırmalarda daha iyi bir aşamaya varılabilir. Ama GDO farklı bir şey. Yani bir türden başka türe gen nakletmek. Bunun incelenen sonuçları olumlu değil. Yapılmış deneyler olumsuz sonuçlar veriyor. Tarım alanında, GDO'lü ürünler üretilirken de benzer problemler çıkıyor. Mesela en çok iddia edilen şey nedir? İlaç kullanımı azaldı deniyor. Halbuki GDO uygulamalarının %85'i Herbisite, yani ot öldürücüsüne dayanıklık kazandırmakla ilgili. Şimdi bakıyoruz, Glyphosate denilen ot öldürücünün etkin maddesi çok yaygın bir şekilde kullanılıyor. ABD'de, Brezilya'da bu maddenin kullanımı korkunç arttı. Brezilya kimyasal ilaç kullanımında bir numaray geldi, GDO ekimi yüzünden. Bu da çevreye ve insan sağlığına son derece zararlı. Dolayısıyla, ilaç kullanımı azalacak iddiası geçersiz. Tam tersine artıyor. Çünkü %85'i bu herbisit ile ilgili.

- Bu herbisitler ile ilgili şöyle bir iddia var: Bu ilaçlar topraktan geçerek, doğal su kaynaklarnı zehirliyor. Yani kullandığımı sular da, GDO'lar dolayısıyla içilmez hale geliyor. Bu doğru mu?

Tabii, herbisitler su kaynaklarını da zehirliyor, çevreye de büyük zararları var. Ayrıca verim de artmıyor. ABD Tarım Bakanlığı'nın yaptığı çalışmalar verimin artmadığını gösteriyor. Hindistan'da pamuk tarımında verim düşmüş bulunuyor. Çiftçiler intihar ediyorlar. GDO'ya karşı olmak için çok sebep var. Fakat şöyle şeyler de var: Biyoteknolojik yöntemler ile siz bir hayvandaki veya bitkideki, istenmeyen ya da istenilen özellikleri, gen haritalaması yöntemiyle, canlıya o genin geçip geçmediğini görebilirsiniz. Normal, eski ıslah yöntemleri ile de, yani hiç GDO karıştırmadan, bu işi halledebilirsiniz. Biyoteknolojik yöntemler ile bunun araştırmasını hızlandırabilirsiniz, iki-üç nesil beklemeden bu genin geçip geçmediğini bilebilirsiniz. Ona göre de klasik ıslah çalışmasını daha hızlı, daha ucuz ve etkili bir şekilde yürütebilirsiniz. İşte bu anlamda tabii ki bilime, teknolojinin çeşitli kullanımlarına açık olmak lazım.

- O zaman bilim ve teknolojinin dışında, aslında bu işten para kazanan şirketlere dikkat etmek lazım. Onların niyetleri nedir?

Evet, tabii ki. GDO tohum üreten bu şirketlere baktığımız zaman, aynı zamanda da kimyasal ilaç ürettiklerini görüyoruz. Birleştirmişler. Diyelim ki o firma, herbisite dayanıklı mısır veya pamuk üretiyor, satıyor. Çiftçilere de bir anlaşma imzalatıyor: "Bu tohumda benim herbisitimi kullanacaksınız, başka bir marka değil!" diyor. Bunu yaptırıyor ve ikisini birden sattıyor. Dünyada ilk on büyük tarım ilaçları firması ile ilk on büyük tohum firması, bunların her iki listede dört tanesi aynı. Büyük bir konstantrasyon, yoğunlaşmaya doğru gidiş söz konusu.

- Tarım Bakanı'nı, "Vatandaş getirsin herhangi bir gıda maddesini, biz, kesinlikle analize tabi tutuyoruz. GDO varsa ithalatına izin vermiyoruz" demiş. Sizce bu ürünlerin GDO'lu olduğunu anlayabilmek mümkün mü? Mümkünse ne kadar süre alır?

Ne kadar süreceğini bilemiyorum ama bu yapılıyor. Fakat bu zor bir şey. Her getiren, "bu var mı yok mu" diye sorarsa, altından kalkamazlar. Çünkü bildiğimiz kadarıyla, üç yerde bu laboratuvar var. Üniversitelerin laboratuvarlarında da yapılabilir belki, ama gene de yeterli olmayabilir. Bir taraftan gümrüklerden mal girecek, onları kontrol edeceksiniz, bir taraftan vatandaşların getireceklerini analiz edeceksiniz. Kolay bir iş değil.

- Peki bahsi geçen yönetmelikde, GDO'lu tohumların ekimine dair muğlak ifadelerin kullanıldığı söyleniyor. Siz, yönetmeliği okudunuzda bununla ilgili dikkatinizi çeken bir nokta oldu mu?

Yönetmelik tohum ekimiyle ilgili bir şey söylemiyor. İlk biyogüvenlik yasa taslağında, üretimine de izin verilmesi söz konusuydu. Oradan yola çıkarsak, hükümetin buna izin vereceğini sezinliyoruz. Fakat onu geri ittiler. Şimdilik bunu yönetmelikler ile hallediyorlar. İkinci bir aşamada muhtemelen yeni bir yönetmelik ya da yasayı çıkartarak bu amacı gerçekleştirebilirler. Ancak burada engel şu: Kamuoyu büyük ölçüde karşı bu işe. Geçenlerde bir araştırmada okudum, %70-80 arasında kamuoyu hayır diyormuş GDO'lara. Böyle olduğu müddetçe, onlar da bunu biraz sallayıp, bu oranları düşürmeye çalışacaklardır, diye düşünüyorum.

- Kamuoyunun bu konudaki tavrı bu kadar açıkken, sizce hükümet GDO konusunda neden bu kadar ısrarcı bir tavır takınıyor? Mehdi Bey'in yaptığı açıklamalara bakınca, ithalatın tamamen engellenmesi gibi bir seçenek kesinlikle söz konusu değil. Onun yerine zorlaştırmaktan bahsediyor. Sizce de bu dikkat çekici değil mi?

Yönetim büyük ölçüde, dünyadaki büyük, uluslararası kuruluşlarla bir bağlantı içersinde. IMF, Dünya Bankası, büyük şirketler vs. Oralardan gelen "telkinlere" hayır diyemiyorlar. Örneğin, Dünya Ticaret Örgütü'nün GDO'cuları desteklemek üzere kararları var. GDO'lu ürün ibaresinin ürünlerin üzerine basılamayacağına dair yönetmelikte, paragraf var. Bunu ilk olarak ABD'li bir şirket dayatmıştı.

Etiketler : GDO, sağlık, yaşam, sağlıklı beslenme, GDO'lu gıdalar, GDO nun zaraları, Frankeştayn nedir, GDO nedir, yaşam patentlenem

Korktuğumuz ve rahatsız olduğumuz şeyler başka. Ve biz bunları bal gibi de sorgularız!" İbrahim Karagül yazıyor...

İbrahim Karagül / Yeni Şafak

Domuz gribi mi tehlikeli, aşısı mı?

Türkiye'nin her yanından ölüm haberleri geliyor. Korku haritası günden güne genişliyor. Gazeteler, televizyonlar, internet siteleri, kitle iletişim araçlarının tamamı bir korkuyu büyütmek, bir kampanyayı yaygınlaştırmak için seferber edilmiş durumda. Sadece Türkiye'de değil, Avrupa ülkelerinde, Amerika ülkelerinde, ama yoğun olarak “Batı'da ve Batı'ya yakın ülkelerde” ciddi endişe var. Hastalık, havaların soğumasıyla, beklendiği gibi hızla yayılıyor. Ocak ayında zirveye ulaşması bekleniyor. Küresel salgın alarmından sonra panik ve kampanya birlikte güç kazanıyor. Bazı ülkelerde domuz gribinin kuş gribinin birbirini tetiklediği gibi korkular yaşanıyor.

Dün Başbakan Tayyip Erdoğan'ın “aşı yaptırmayı düşünmüyorum” şeklindeki açıklaması, hastalık ve aşılama üzerindeki spekülasyonların ciddiye alındığının işareti. Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın, “aşılamanın isteğe bağlı olduğunu” hatırlatması da yine “aşı” üzerindeki tartışmaların ciddiyetini ortaya koyar nitelikte. Üstelik bu spekülasyonlar en son Türkiye'de başladı. Amerika ve Avrupa'da Mayıs ayından bu yana hem hastalıkla ilgili hem de aşı konusunda şiddetli tartışmalar zaten yaşanıyordu. Öyle insanlar aşı için kuyruk oluşturmuş da değil.

Mesela ABD'de çalışanlara “ya aşı olacaksın ya da işini kaybedeceksin” şantajı yapılırken, okullarda ailelerin isteğine rağmen aşılama yapılırken, Sağlık Bakanlığı'nın “domuz gribi” istatistiğinde yer alanların büyük bölümünün aslında domuz gribi olmadığı” ortaya çıkarken, tartışmalar büyüyor, korkular artıyor, aşı kampanyaları da sertleşiyor. Bir çok tuhaflıklar var burada. Sanki insanlar korku üzerinden bir şeylere zorlanıyor!

Hastalık Mayıs ayında Meksika'da ortaya çıktığında, aşının ancak Ekim ayında üretilebileceği açıklandı. Neden? Daha erken üretilemez miydi? İlaç firmaları, aşıyı piyasaya vermek için salgının zirveye ulaşmasını mı beklemek istedi? En karlı sektör korkuya yatırım mı oldu? Yaz aylarında Türkiye'de, çok sayıda insan yüksek ateş nedeniyle hastanelere gitti. Domuz gribi ihtimalleri, hastaların hatırlatmasına rağmen önemsenmedi. Bu kimselerin bir çoğu, teşhis konulamadan tedavi edilip geri gönderildi. Domuz gribi istatistiği yapılmadı mı? Ya da bu istatistik mi gizlendi?

Elbette sağlık çok hassas bir konu. Ancak, salgının zamanlaması sadece havaların soğumasına mı bağlı? “Salgın, dev ilaç şirketlerinin aşı üretimini tamamlamasını beklemiş olabilir” derken çok mu aykırı bir şey söylemiş oluruz? Fabrikalar üretime geçtiler, stoklarını tamamladılar, ülkelerden sipariş almaya başladılar, aşı dağıtımına start verdiler o an domuz gribi harekete geçti, hızla yayılmaya başladı, bütün ülkelerde salgın paniği başlatıldı, aşı kampanyalarına hız verildi! Doğru değil mi?

Bunları daha önce tartıştık. “Domuz gribi salgınında bir şeyler mi gizleniyor” diye sorduk. İlk çıktığında olağanüstü endişeyle izlenen, hastalıkla ilgili neden sonradan garip bir sessizlik yaşandı? Peki o sessizlik dönemlerinde domuz gribi yok muydu? Yoksa, neden sadece Türkiye'ye gelen yabancılarda hastalık tespit ediliyordu? Aynı dönemde nasıl oluyordu da Türkiye'de görülmüyordu?

Sağlık bakanlığı bugünlerde aşının yan etkilerini anlatmaya başladı. Ama çok önce bu yan etkiler biliniyordu ve insanları hastalıktan daha fzala korkutan bunlardı.

Alman sağlık uzmanları aşının kanser yaptığını söylerken, beyin üzerindeki etkilerine, felce ve muhtemel ölümlere işaret edilirken, çocuklarda ciddi nörolojik sonuçlara yol açacağı, astım hastası edeceği, aşılarda kanserli hücreler kullanıldığı, katkı maddelerinin ölümlere yol açabileceği gibi itirazlar ortaya atılırken bizler susuyorduk. Domuz Giribi'nden daha ölümcül olduğunu bile söyleyen oldu. Gerçi Sağlık Bakanı, dün buna karşı, “hastalığın riski aşıdan daha büyük” dedi. O zaman aşının riski de azımsanamayacak ölçüde demektir.

Sağlık bakanlığının bilgilendirmesine göre yan etkilerin en hafifi; kızarıklık, şişlik, baş/kavse eklem ağrıları, bulantı, kusma, titreme, lenf bezlerinde şişme. Ama ölümcül olanları da var: Ciddi alerjik reaksiyonlar, beyin dokusu, sinir, böbrek ve damar iltihabı, bilinç kaybı, kaslarda kasılmalar, yüz felci ve solunum sistemi rahatsızlıkları.

Kimseyi aşıdan soğutma niyetimiz yok. Ama ilaç firmalarının milyarlarca dolarlık satış ve bağlantılarıyla aşı kampanyası arasında bir irtibat olmadığını kim söyleyebilir? Dünya genelinde karşı konulamaz aşı kampanyası ortada. Büyük ilaç firmalarının kampanya için bu zamanı beklemeleri, onlarca ülkeyle bağlantı yapmaları, hisselerinin hızla artması da ortada. Sadeve ABD'nin aşı için ayırdığı para şimdilik beş milyar dolar. Sadece bir ilaç firmasının, İngiliz GlaxoSmithKline şirketinin bağlantı yaptığı ülke sayısı 16 ve bu 50'ye çıkacak.

Korktuğumuz şey hastalık ya da aşı değil. Küresel ekonomik kriz yüzünden dev şirketler batarken, insan sağlığı üzerinden dev bir sektör oluşturulması. İnsanlığın biyoteknoloji şirketlerinin oyuncağı haline gelmeleri. Bu şirketlerin siyasi bağlantıları.

Korktuğumuz ve rahatsız olduğumuz şeyler başka. Ve biz bunları bal gibi de sorgularız!

Etiketler : domuz gribi aşısı ve zararları, domuz gribi, domuz, grip, grip aşısı, domuz gribi hakkındaki gerçekler,

Ülkemize GDO ürün girişi hakkındaki yönetmelik bazılarımızı "GDO" ismiyle ilk kez tanıştırdı. GDO nedir, neden tehlikelidir, nelerde bulunur?

Bu akşam yemeğinizde, büyük emeklerle pişirildiğini, tuzunun bile sevgiyle serpildiğini düşündüğünüz bir patates oturtma yediniz. Yediğinizin güvenli olduğunu farz ettiniz. Kimya ve genetik endüstrilerinin, yediğiniz patatesin DNA’sını yapay yöntemlerle değiştiren yeni bir teknoloji kullandığından haberiniz yoktu. Genleri değiştirilmiş patatesler sanki normal, doğal patateslermiş gibi, etiketlerinde hiçbir bilgi verilmeden satılmıştı. Bu yazıda size genleriyle oynanmış yiyeceklerden bahsedeceğim. İnsanlar üzerine etkilerinin ne olduğu araştırılmadan piyasaya sürülen bu yiyeceklerin zararlarını anlatacağım.

Diyelim ki, günümüzde Frankeştayn’ın torunlarından Küçük Frankeştayn diye biri var.  Frankeştayn’ın kim olduğunu da hatırlatalım; hani ölmüş insanların değişik organlarını ve elektriği kullanarak bir canavar yaratmıştı… Küçük Frankeştayn da dedesi gibi, garip teknik araştırmalar yapmak istiyor. Ama özellikle gıda endüstrisi üzerinde çalışıyor. Küçük Frankeştayn’nın yaptığı kaçık deneyleri bir düşünelim… Dedesinin izinden giderse, birbiriyle hiç alakası olmayan şeyleri bir araya getirip yepyeni şeyler ortaya çıkarmak isteyecek. Doğada hiçbir şekilde görülmeyecek canlıları laboratuarında üretecek. Gözümüzün önüne getirmeye çalışalım. Elektron mikroskobuyla patatesin içindeki DNA’yı keser mesela. Binlerce nesildir patatesin nasıl büyüyeceğine, nasıl yaşayacağına ilişkin bilgileri içeren çift sarmal yapılı, canlı ve çok değerli DNA’sını. Milyonlarca yıllık doğal süreçlerle oluşmuş genetik kodu keser.

Gen tabancası isimli yeni bir aletin kullanıldığı deneysel bir yöntemle, Küçük Frankeştayn, doğal süreçler yerine, kendi kişisel, yapay seçimlerini uygular. Mesela, kesilmiş patates DNA’sı ile bir böceğin ve genleri değiştirilmiş bir bakterinin DNA’larını birleştirir. Gen tabancasını kullanarak balıkla domatesin, domuzla insanın, bakteriyle soya fasulyesinin, virüsle mısırın DNA’larını birleştirir.

Bunun üstüne bir de Küçük Frankeştayn’ın Amerikan Tarım Bakanlığı, FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) gibi kuruluşları; genetik mühendisliğiyle yiyecek üretimi konusunda devasa şirketler haline gelmiş Monsanto, DuPont, Galgene, Novartis gibi çokuluslu firmaları yönettiğini varsayalım. Bu durumda, garip deneylerini gerçekleştirmek için çok büyük paralara erişebilir. Büyük bir güce sahip olur, devleti, hukuku kendi çıkarları uğruna manipüle eder. Tarım Bakanlığı laboratuarlarına, üniversite laboratuarlarına ve dünyanın her yerindeki laboratuarlara ödenekler verir. Üniversiteleri, Tarım Bakanlığı’nı, FDA’yı kontrolü altına alır. Onun direktifleri doğrultusunda farklı canlıların DNA’ları birbirine birleştirilir, sonra da insanlara etkisi bilinmeksizin, etiketinde hiçbir bilgi verilmeden, habersiz insanlara yedirilir. Ürettiği bu garip yiyecekleri gizlice başka ülkelere satmaya çalışır. Eğer bu ülkeler itiraz edecek olurlara parasını, gücünü, etkisini ve bağlantılarını kullanarak onları ticari savaş tehdidiyle korkutur.

Tabii ki Monsanto, DuPont, Calgene, Novartis, biyoteknoloji şirketleri, ABD Tarım Bakanlığı ve FDA’nın bu tür şeytani niyetleri olamaz. Onlar sadece işlerini en iyi şekilde yapabilmek için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar. Küçük Frankeştayn bir hayali figür. Fakat, bu şirketlerin, Tarım Bakanlığı’nın, FDA’nın ve yiyecek teknisyenlerinin yaptığı işler tıpkı Küçük Frankeştayn’ın yapacağı cinsten. Uluslararası biyoteknoloji şirketleri, Tarım Bakanlığı ve FDA sadece hırslarını önemsiyor ve hiçbir şeyin yarınını düşünmüyorlar. Bilimsel teknisyenler olarak, yaptıklarının uzun vadeli etkilerini görme yetenekleri yok. Kimya/ genetik mühendisliği endüstrisi ve Tarım Bakanlığı çok farklı canlıların DNA’larını birbiri ile birleştirerek, daha önce dünya üstünde hiç görülmemiş canlılar üretiyorlar. Daha sonra, genetik mühendisliği lobicileri, kanunlarda gedikler bularak deneysel üretimlerinin piyasada satılmasını sağlıyorlar. Birçok kuruluşlara yapılan ödemeler (ya da kanuni rüşvetler diyebiliriz), etkili yerlerde çalışan eski ahbaplar ve devlet kurumlarıyla şirketler arasındaki maddi çıkar ilişkileri sayesinde ABD ve başka birçok ülke bu sentetik yiyeceklerin insanlara satılmasını onayladı hatta destekledi. Genetik mühendisliği endüstrisi bu ürünlerin etkilerinin ne olacağını test etmeden ve etiketlerine hiçbir bilgi koymadan satıyor. Üstüne üstlük, ABD hükümeti bu ürünleri reddeden veya etiketlerine bilgi koymak isteyen ülkeleri Dünya Ticaret Örgütü (DTO) yaptırımlarıyla tehdit ediyor.

Bütün dünyadaki tüketiciler olarak ne yediğimizi bilmeye hakkımız var. Bu yiyecekleri isteyip istemediğimize karar verme hakkımız var. Çocuklarımızın bu yiyecekleri yiyip yemeyeceğine karar verme hakkımız var.

Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, marketlerde bu Frankeştayn yiyecekler test edilmeden ve etiketlerinde bilgi verilmeden satılıyor. 1994 yılından itibaren genetik endüstrisi genleri değiştirilmiş domates ve genleri değiştirilmiş hormon (bovine growth hormone – rBGH) içeren süt satmaya başladı. 1997 yılında senelerdir yaptığı araştırmaların parasını çıkarmak istercesine test edilmemiş 30 bin çeşit genleriyle oynanmış ürünü piyasaya soktu.

Neden tehlikeli?

Genleri değiştirilmiş yiyecekler, tüketiciler bilmeden yediği için alerjilere, sakatlıklara ve ölümlere sebep oldu. 1997 yılında genetik mühendisliği ürünü triptofan’ın üretimi sırasında ortaya çıkan zehirli ve ölümcül bakteriler nedeniyle 51 kişi öldü ve bin 500 kişi kalıcı olarak sakatlandı. Soya fasulyesine eklenmiş olan brezilya fıstığı genleri birçok insanın ciddi alerjik reaksiyonlar göstermesine sebep oldu. Daha fazla yan etki ve ölüm vakalarının olabileceğini tahmin etmek zor değil. Etiket üstünde doğru bilgi verilmezse sağlık problemlerinin sonu gelmez.

Genetik mühendisliği çevreye, ekosisteme geri dönüşü veya temizlenmesi mümkün olmayan, korkunç zararlar veriyor. Mikroorganizmalar, bitkiler ve diğer canlılar genleriyle oynanmış bu ürünlerle zehirlendikleri zaman gelecekte doğada nasıl bir değişim göreceğimizi tahmin bile edemiyoruz. Doğal hayatı, yabani bitkileri bile etkileyecek olan bu değişim artık geri döndürülemez bir süreç haline gelecek. Genetik kirlilik, canlıların kendi bedenlerinde devam edecek, her canlının DNA’sının içine girecek. Bu, nükleer bombadan bile daha korkunç. Ne kadar uzun sürerse sürsün, nükleer bombanın etkisi bir zaman sonra sona eriyor fakat genetik kirliliğin geri dönüşü yok!

Bunu neden yapıyorlar?

Genleriyle oynanmış yiyeceklerin büyük miktarlarda satılması kimya/ genetik endüstrilerinin karlarını artırıyor. Genetik araştırmaları için harcadıkları milyarlarca doları geri kazanmak istiyorlar. Stratejileri, genlerini değiştirdikleri yiyecekleri en hızlı şekilde piyasaya sürmek.

ABD Tarım Bakanlığı, FDA, bunların varlıklı destekçileri, genetik mühendisliği şirketleri dünyadaki açlık sorununu çözmeye çalıştıklarını iddia ediyorlar. Ancak biraz daha dikkatli bakılınca gerçek hedefleri görülebiliyor. ABD hükümeti varlıklı ve fakat sorumsuz destekçilerinin en yüksek refah seviyesinde kalmasına çalışıyor. İkinci hedef de, biyoteknoloji şirketlerinin global yiyecek piyasasını deneysel üretimleriyle kontrol etmeleri. Devletlerin büyük şirketleri korumaya çalışmalarını anlayabiliyoruz. Şirketlerin kar elde etmeye çalışmalarını da. Ama, biyoteknoloji şirketleri bu hedeflere ulaşırken ürünlerinin uzun vadedeki etkilerini görmezden geliyorlar.

Biyoteknoloji şirketlerinin yiyeceklerin genleriyle oynama sebepleri şunlar: Ürünün raf ömrünü uzatarak karlarını artırmak, kimya endüstrisinin böcek ilaçlarıyla ve yabani ot ilaçlarıyla uyumlu bitkiler üreterek karlarını artırmak, daha pahalı satılan (ama içinde kendi yabani ot ilacını barındırdığı için çiftçiye cazip gelen) tohumlar üreterek karlarını artırmak.

Gerçek bilim ve sahte bilim

Eğer bütün bu kurumları Küçük Frankeştayn yönetiyor olsaydı, şeytani kumpaslarının ismi “bilim” olamazdı. Çünkü hiçbir zaman, aile soframıza koyacağımız yiyeceklerin güvenliğini test etmezdi. Gerçek bilim ise “bilimsel metot” ile çalışır. Bilimsel metot teoriyle pratiğin uyup uymayacağını görmek için testler yapar. Yeni bir teknolojinin insanlar için güvenilir ve faydalı olduğu uzun bir zaman test edildikten sonra market raflarına konabilir. Gerçek bilim, insanları deney faresi gibi kullanmaz. Burada da, biyoteknoloji şirketlerinin aynı Küçük Frankeştayn gibi işler yaptığını görüyoruz. İnsana ne etki edeceği araştırılmamış deneysel yiyecekler, üzerinde hiçbir uyarı etiketi taşımadan bütün dünyaya satılıyor.

Biraz da genetik mühendisliği şirketlerinin geçmişine bakalım. Mesela, Monsanto. Geçmişte neler yaptığına bakarak bugünü ve geleceği hakkında da bir fikrimiz olabilir.

Monsanto, Vietnam Savaşı sırasında “Agent Orange” ismi verilen biyolojik bombanın bir parçasını 2,4,5-T’yi üretti. Bu bomba insanları öldürdü. Monsanto, kanser riski taşıdığı ve üreme sistemine zarar verdiği için ABD’de 1976 yılında yasaklanan PCB (poly-chlorinated-biphenyls)’nin de tek üreticisi idi. Bugün yapılan araştırmalar çok küçük dozlarda çocuklarda gelişim bozukluklarına sebep olduğunu gösteriyor. Bütün insanlar şu anda vücutlarında bir miktar PCB taşıyor çünkü bu madde “lipofilik” ve gıda zincirinde çoğalıyor. Bunun anlamı şu: Dünyadaki bütün canlıların fizyolojilerine yavaş yavaş yayılıyor. Monsanto suni kimyasal tatlandırıcı Aspartam’ın da sahibi ve üreticisi. NutraSweet markasıyla pazarlanan bu ürünü kanser riski ile ilişkilendirilen bir ilaç olmasına karşın kanundaki boşluklarla bir gıda katkı maddesiymiş gibi satılıyor. Monsanto, ABD Tarım Bakanlığı ve FDA, tüketicilerin sütüne rBGH (bovine growth hormone) hormonu katmak için işbirliği yaptı. Bu hormon inekleri hasta etmekle ve kanser risklerini artırmakla ilişkilendiriliyor. Şimdi de, Monsanto ve diğer biyoteknoloji şirketleri yiyeceklerimizin genlerini değiştirmek istiyor. Yiyeceklerimiz konusunda bu şirketlere güvenebilir miyiz?

Bu şirketler şu ana kadar sadece patatesin genleriyle oynamadılar. Domates, mısır, soya, kabak, kanola, pamuk ve sütün genlerini de değiştirdiler. Biyoteknoloji şirketleri yaptıklarının uzun zamandır uygulanan melezleme ve aşılama pratiğinin doğal, normal bir uzantısı olduğunu iddia ediyorlar. Aslında gerçeğe bakarsak, daha önce hiç görülmemiş garip bir teknolojiyi insan ırkı üzerinde deniyorlar. Küçük Frankeştayn bu günleri görseydi çok memnun olurdu…

Bu yiyecekler bütün dünyaya pazarlanıyor. Birçok hükümet safiyane bir şekilde Amerikan hükümetine, Tarım Bakanlığı’na, FDA’ya güvendiği için ABD ne derse onu yapıyor. Böylece, bütün dünyadan insanlar deney faresi gibi, kendilerine ne etki edeceği bilinmeyen yiyeceklerle besleniyor.

Nasıl korunabilirsiniz?

Bu konuda daha fazla bilgilenerek sevdiklerinizi koruyabilirsiniz. Genetik mühendisliği kullanan ürünleri ve markaları öğrenerek bunların boykot edin. Hükümetinize, yöneticilerinize, bu deneysel yiyecekleri yemek istemediğinizi söyleyin. Medyaya, televizyonlara, gazetelere yazın.

Genetik mühendisliği kullanan ürünler:

Coca Cola (mısır şurubu (nişasta bazlı sıvı şeker) ve/ veya Aspartam)
Fritos (mısır)
McDonalds patates kızartması (patates)
Nestle çikolata (soya)
NutraSweet (Aspartam)
Kraft salata sosları (kanola yağı)
Similac bebek maması (soya)
Land o Lakes tereyağı (rBGH)

(Not: Bu kısa liste 1997 yılında yazarın yakalayabildikleri. Günümüzde bu listenin sayfalarca olacağını söylemeye gerek bile yok.)

Genetiği değiştirilmiş yiyecekler:

Domates: Bakteriden elde edilmiş “kanamycin” direnç genleri, virüsler, dil balığı ve Kuzey Atlantik midyesi DNA’ları ile genetik mühendisliği ürünü.

Patates: Bir böceğin (wax moth) DNA’sı ile genetik müheldisliği ürünü. Bacillus thuringiensis bakterisinin DNA’sı ile  kendi böcek ilacını içinde üretiyor.

Mısır: Kimyasala böcek ilacı glufosinat’ın yüksek miktarlarına toleranslı olması için genleriyle oynandı. Bacillus thuringiensis bakterisinin ve bir virüsün DNA’sı ile birleştirildi.

Soya: Monsanto bir bakterinin genleriyle soyanın genlerini birleştirdi. Böylece Monsanto’nun ürettiği kimyasal böcek ilacı (glyphosate)’na dayanıklı hale geldi.

Kanola yağı: California şalgamı, değişik virüsler ve bakterilerin DNA’ları ile birleştirildi. Bu genetik mühendisliğinin sonucunda daha fazla laurik asit üretiyor.

Pamuk çekirdeği yağı: Arabidopsis bakterileri ve virüslerden DNA aktarıldı. Bromoxynil isimli kimyasal böcek ilacına dayanıklı hale getirildi. Bromoxynil insanlarda doğum anomalilerine sebep oluyor.

Bu yiyeceklerin genetik mühendisliğiyle üretilmiş olanları, etiketlerinde hiçbir bilgi taşımayacağı için normal yiyeceklermiş gibi ABD’de marketlerde satılıyorlar. Eğer sizin ülkenize de ABD veya Kanada’dan bu ürünler geliyorsa bunları yemekten veya içinde bunların kullanıldığı paketli ürünleri yemekten kaçının. Mümkün olduğunca, organik yiyeceklerle beslenmeye çalışın. Kendiniz bir şeyler yetiştirmek isterseniz sadece organik tohum kullanın.

Mısır ve soyaya dikkat:

Mısır ve soyaya özellikle çok dikkat etmek lazım çünkü birçok paketli üründe kullanılıyorlar. İçeceklerde, asitli meşrubatlarda, tatlı yiyeceklerde, şekerlemelerde ve aspirinde bulunan mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, fruktoz ve fruktoz mısır şurubundan kaçının. Mısır yağı, mısır nişastası, mısır unu, karbonat, kabartma tozu, glikoz şurubundan uzak durun. Soyadan uzak durun. Soya unu kullanılan hamur işleri, pizza, kurabiye, kek, makarna, et ürünleri (mesela Big Mac), tofu, soya sütü, bebek maması, gofret, margarin, dondurma, kedi-köpek maması, hazır salata sosları, soya sosu, lesitin ve soya lesitini yemeyin. Bu liste toplam 30 bin üründen uzak durun anlamına geliyor.

Süt ve peynir:

Monsanto’nun genetik mühendisliğiyle ürettiği rBGH hormonu ineklerin daha fazla süt vermesine sebep oluyor ve korkunç derecede mastit (meme iltihabı)’e sebep oluyor. Bu hasta ineklerin devamlı doktor gözetimi altında olması gerekiyor ve antibiyotiklerle tedavi ediliyorlar. Sütleri yüksek oranda cerahat içeriyor. İnsanlarda kanser riskini artıran rBGH içeriyor.

Peynir satın alırken organik mayayla yapılmış olanları satın alın. Günümüzde çoğu peynir genetik mühendisliği ürünü “chymosin” isimli mayayla yapılıyor.

Hamur işleri:

Bazı ekmek ve hamur işlerinde genetik mühendisliği ürünü enzimler veya diğer maddeler kullanılıyor. “Dough conditioner”, “amylase”, “catalase” ve “lactase” gibi maddelerden uzak durun.

Et, tavuk, balık:

Modern çiftliklerde büyüyen çoğu hayvan genleri değiştirilmiş yemlerle besleniyor. Üstüne üstlük, hastalıklı ve ölmüş hayvanlardan elde edilmiş korkunç karışımlar yediriliyor. Bugün yenebilecek en güvenilir et ve tavuk organik yemlerle beslenenler. Çiftlik balıklarından da uzak durun.

Etiketler : GDO, sağlık, yaşam, sağlıklı beslenme, GDO'lu gıdalar, GDO nun zaraları, Frankeştayn nedir, GDO nedir, yaşam patentlenem

GDO çocukları!(*)

7/11/2009 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Son yıllarda değerini anlayıp “al dente” pişirmesini nihayet öğrendiğimiz İtalyan makarnalarının en iyisi sert buğdaydan üretilir. Ama tam da biz makarnanın tadına vardığımız sırada kayboldu, tarihe gömüldü sert Anadolu buğdayı ve “al de

Mine G. Kırıkkanat / Vatan

Bir zamanlar, bizim sert Anadolu buğdayımız vardı. Ekmeklerimiz bugün ancak Avrupa’daki ekmeklerde bulabildiğimiz tok lezzette ve francalamız, Fransız bagetinin çıtır tadındaydı.

Son yıllarda değerini anlayıp “al dente” pişirmesini nihayet öğrendiğimiz İtalyan makarnalarının en iyisi sert buğdaydan üretilir. Ama tam da biz makarnanın tadına vardığımız sırada kayboldu, tarihe gömüldü sert Anadolu buğdayı ve “al dente” pişirilecek diri makarnayı artık üretemiyor Türkiye...

Yerine, sünger gibi ekmekler, kaynar suya atılır atılmaz ölmüş solucana dönen makarnalar, toz kıvamında, yoğunluksuz un veren ve zaten “tohumluk” vermeyen, dolayısıyla bir ekimden ötekine soyunu sürdüremeyen, çiftçiyi her yıl yeniden çokuluslu şirketlerin geliştirdiği tohumlar almak zorunda bırakan buğday cinsi ekiliyor Anadolu’ya...

Bu çokuluslu şirketlerin en büyükleri, Monsanto, Cargill, Bung, DuPont, Syngenta ve Bayer adlarını taşıyor ve adlarından tahmin edebileceğiniz gibi, bazıları kimya ve ilaç sanayii devleri.

 

***


Bir zamanlar, bizim içi sapsarı, sulu, lezzetli ve kütür kütür patateslerimiz vardı. Etli patatesin patatesi dağılmaz, haşlanmışı boğaza tıkanmaz, kızartması yumuşayıp bayılmazdı. Halen Fransa’da tam 12 çeşit patates ve birbirinden şiirsel adları var: Re Adası, Bonnotte, Ratte, Charlotte, Juliette, Pompadour, Chérie, Fontenay Güzeli, Amandine, Vitelotte, Roseval, Auvergne Mavisi.

Oysa bugün Türkiye’ye taze diye küçüğünü, olgun diye büyüğünü yedirdikleri TEK çeşit patates, beyaz, unlu, tatsız ve dolayısıyla en adisi, isimsiz olanı...

Kelle gibi Bursa şeftalilerimiz küçüldü, birbirinden lezzetli elma çeşitlerimiz üçe indi, zaten çoğu da ithal, biberlerimiz azmanlaştı, çekirdekli ve mis kokulu yerli muzu ara ki bulasın, domatesler tatsızlaştı, dantel gibi maydanozlar kereviz sapına döndü, zaten kereviz sapı da çalıya benzedi, etlere su şırınga ediliyor ki yumuşacık olsun, siz de dinlendirilmiş et yediğinizi sanarak et parasına suyla beslenin... Gıda emperyalizmine teslim olan devlet, gıda kodeksini değiştirdi, yoğurt üretimindeki yüzde 12 katı madde koşulunu kaldırdı, artık sulandırılmış sulu süte ithal süt tozuyla üretiliyor yoğurtlar. Türkiye, yoğurdun geleneksel tadını da böylece kaybetti. Hatta ağzı batılı taama alışanlar, “diyet” diye satılan bazı çeşitlerin domuz etinden elde edilen “ithal jelatin” katılarak sertleştirildiğini bilmeden, bu sütü bozuk ürünleri yağsız yoğurt diye yiyorlar...


***


Türkiye’deki GDO tartışmalarını ibretle izliyor ve merak ediyorum: Ülkemizdeki istisnasız tüm mısır, soya fasulyesi üretiminin GDO ve “tohumluk vermeyen” topyekûn tohumların hem de yıllardan beri genetiği değiştirilmiş organizmalar olduğunu bu tartışmadan önce kaç kişi biliyordu, acaba?

Yukarda saydığım GDO olmayan soysuzlaştırılmış sebze ve meyveler de yine insan eliyle laboratuarlarda yaratılmış “hibrid”ler zaten...

Ülkemizde yerli tohumculuk bitirildi, geleneksel tarım bitirildi, hayvancılık bitirildi, sütçülük bitirildi, milyonlarca kişi işsiz kaldı, kentlere yığıldı, dünya kadar işlenmemiş toprak, istihdam yaratacak toprağa bağlı üretim sektörleri çökertilirken... En az alanda, en az insan gücüyle, en çok ürünü veren, dolayısıyla yoğun kimyasal ilaç ve gübre kullanımıyla toprağı ve tabii ürünü zehirleyen entansif tarım, gerek büyük, gerek küçük baş hayvanları “işkence” altında yetiştiren, dolayısıyla (özellikle tavuklarda) acı birikimi toksinlerin tüketilen etle birlikte insan vücuduna geçmesinin baş sorumlusu, sanayi hayvancılığı pompalandı. Bu entansif tarım ve hayvancılık politikasının sonuçlarını, kanser ve alerji hastalıklarının hızla artışında, giderek daha çok çocuğun neredeyse kanserle birlikte doğuşunda görüyoruz...

Hepsi Batılı, ama hemen hepsi Amerikan ağırlıklı çokuluslu şirketler, özellikle tohumculuk alanında gelişmekte olan ülkelerin önce “tahıl” üretimini ele geçiriyorlar. Türkiye yönetmeliği beklemedi, çoktan teslim oldu GDO çocuklarına...

Etiketler : GDO, sağlık, yaşam, sağlıklı beslenme, GDO'lu gıdalar, GDO nun zaraları, Frankeştayn nedir, GDO nedir, yaşam patentlenem

Saç dökülme problemi yaşayanlar için evinizde rahatlıkla yaparak uygulayabileceğiniz iki farklı ve etkili losyon tarifi.

Saç Dökülmesini Önleyen Doğal Losyon
Dökülmeyi Önleyen Losyon I
Malzemeler  :

10 Gr. defne yaprağı
10 Gr. dul avrak otu
20 Gr. ısırgan yaprağı
20 Gr. adaçayı yaprağı
2 şişe maden suyu

Hazırlanışı :

Malzemeler karıştırılır. 24 saat dinlendirilir ve süzülür. Elde edilen su ile saç diplerine bir hafta boyunca sürülür. Karışım, kapaklı cam kavanozda saklanır. Adaçayı aynı zamanda saçtaki kepeklenmeleri de yok eder.
Not :
Defne: cilde rahatlık verir ve yumuşatır.
Dul avrat otu: Çıban ve egzamayaiyi gelir.
Adaçayı : Gözenek sıkılaştırır, yanıkların iyileşme sürecini hızlandırır.

Dökülmeyi Önleyen Losyon II

Malzemeler :
5 Gr. şimşir
5 Gr. civanperçemi
5 Gr. hatmi çiçeği
5 Gr. kuşdili(biberiye)
3 bardak kaynamış su

Hazırlanışı :
Malzemeler karıştırılır ve demlenir ve süzülür.

Soğuduktan sonra saçlar yıkanır. Aynı zamanda saçlara parlaklık verir

Etiketler : saç dökülmesi, saç dökülmesi için bitkisel çözüm, alternatif tıp, sağlıklı beslenme,


Metabolizmayı hızlandıran içecek için gerekli Malzemeler :

1 yemek kaşığı elma sirkesi
1kahve kaşığı bal
1 su bardağı sıcak su
2 adet karanfil

Hazırlanışı :

Karanfil konan bardak sıcak su ile doldurulur. Diğer taraftan elma sirkesi ve bal karıştırılır. Ardından karanfilli sıcak suya eklenir ve karıştırılır.
Su ılıdıktan sonra sabah aç karnına içilir. (Kahvaltıdan en az 20 dk. önce tüketilmelidir.)

Etiketler : metabolizmayı nasıl hızlandırabilirim, metabolizma nedir, zayıflamak, diyet&fitness, sağlıklı zayıflama,

Restoran hileleriyle diyet yapma formülü 
 
Kararlı bir şekilde diyetinizi sürdürürken aldığınız cazip bir akşam yemeğinde diyetinizi bozmak istemiyorsanız ünlü kalp cerrahı Prof. Öz'ün restoran hilelerini uygulayın: Gitmeden önce bir fincan çorba için, bir avuç kuruyemiş yiyin ve bir bardak su için. Kendinizi yirmi santimlik bir tabakla ve tek katlı porsiyonla sınırlayın. Salatanın sirkesini ve yağını 150 kiloluk aşçı değil, kendiniz koyun.
 
ABD'de yaşayan Kolombiya Üniversitesi Kalp Cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz, 'SİZ Diyettesiniz' adlı kitabında yer alan akıllı diyetin iştah bilimine göre yazılan formülünü anlattı:
 
* Vücudun belli noktaları için zayıflama sağlanabilir mi?
Vücudun belli bir kısmı için egzersiz yapmak, o noktada yağ yakılmasını sağlamaz. Neredeki yağın yakılacağına vücudunuz karar verir; dolayısıyla egzersiz sayesinde belli noktaları inceltmek söz konusu değildir. Aksi takdirde, spor salonunda gıdılarını inceltmek için tuhaf boyun hareketleri yapan insanlar görürdünüz. Bunun yerine vücudun belli bir kısmı için egzersiz yaparak o bölgedeki kas kitlesini artırırsınız; dolayısıyla yağlar gittikten sonra o bölgede ince ve güçlü kaslar ortaya çıkar.
 
* Kilo verirken kasların erimemesi için mutlaka kırmızı et yemek mi lazım?
Kasların geliştirilmesi ve onarımı için elbetteki protein gerekir ama 'yeterince protein almıyorum' korkusuna da kapılmayın. Günlük protein ihtiyacınızı karşılamak için sadece 50 gram et yeterlidir; küçük bir tavuk bonfilesi de bu miktarı karşılamaya yeter. Egzersiz, protein ihtiyacını artırır. Beslenme düzeninize ne kadar çok protein katarsanız, iştahınızı da o ölçüde kapatırsınız.
 
EGZERSİZİN FAZLASI ZARAR
 
* Diyet sırasında ne kadar çok egzersiz yapılırsa o kadar iyi midir? Egzersizler, bir açıdan kuruyemişe benzer; iyi bir şeyin çok fazlası zararlıdır. Egzersizde, bir matematik kitabındakinden fazla artı bulunmasına rağmen aşırıya kaçma riskiniz var. Egzersiz yaparak haftada 6 bin 500 kaloriden fazla yakmak için kabaca on üç saat spor gerekir. Ayrıca bir defada iki saatten uzun süre kardiyovasküler egzersiz yapmak eklemlerinizi zorlayabilir. Aynı zamanda vücudunuza çok fazla zehirleyici stres yüksersiniz ki bu da ömrünüzü kısaltır.
 
* Diyet yaparken seks hayatı darbe görebilir mi?
Hayır tam tersine, sağlıklı yiyeceklerin fazladan bir yararı daha vardır. Birçok yiyecek arzuyu artıran cinsel hormonları körükleyebilir. Omega-3 yağ asidi ve testosteron artırıcı çinko minerali içeren yiyecekler mesela.... Bu arada kuşkonmaz ve enginar gibi bazı yiyecekler de belli anotomik parçalarımıza fiziksel benzerlikleri nedeniyle cinsellikle bağdaştırılmışlardır. Ancak bu konuda kontrollü bir deney yapılamayacağı için sadece sınırlı gerçeklerle ve hayal gücümüzle yetinmek zorundayız.
 
FAST FOOD KAHVALTI ASLA!
 
* Diyet yaparken fast food hiçbir şekilde yenemez mi?
Fast food yiyecekseniz sağlıklılarını seçin; örneğin ek yiyeceklerden ve tatlılardan kaçının. Az yağlı değil, az kalorili sosları tercih edin. Az yağlı soslar bol miktarda kalori içerir ve fruktoz (meyve şekeri) yüzünden doyduğunuzu hissedemezsiniz. Fast food restoranlarında asla kahvaltı yapmayın! Kahvaltı mönülerinde açıkçası sağlıklı bir ürün bulmanız zordur. Daima tam buğday ekmek isteyin. Eğer bu mümkün değilse ekmeği atlayın ve sadece bıçak ve çatalla etinizi yiyin. Pizza yemeyi düşünüyorsanız; yeşil biberli, soğanlı, mantarlı ve ince hamurlu pizzayı seçin. Baharatlı tavuk ya da tavuk göğsü filoto yiyebilirsiniz. Hamburger yerine tavuk ızgara seçin. Ya da peynirsiz bir tavuk sandviç öneririm.
 
* Diyet programını uygularken sorunlarla karşılaşılırsa ne yapılması gerekli?
Sorunların yerine alternatifler üretmeyi deneyin. Örneğin, bu gece dışarıda yemek yemek isteyen bir aileniz varsa, sizin bunun için programınızı bozmanıza gerek yok.
- Gitmeden önce bir fincan çorba için, bir avuç kuruyemiş yiyin ve bir bardak su için. Bu, yemekten önce midenizi doldurur, dolayısıyla lokantaya gittiğinizde mantıklı bir şekilde yemek yersiniz. Kendinizi yirmi santimlik bir tabakla sınırlayın ve tek katlı porsiyonlar alın.
- Ayağınız ağırıyorsa ve bu nedenle yürümekte zorlanıyorsanız yürümeyi bırakın; ama bisiklete binmeyi ya da yüzmeyi egzersiz proramınıza dahil edin. Ayrıca rahatsızlığınız için bir doktora başvurun.
- Sürekli yolculuk yapıyor ve yolda yiyorsanız, büyük öğünler yerine atıştırmalarla geçiştirmeye çalışın. kuruyemiş ve dilimlenmiş meyve-sebze gibi yiyecekler açlığınızı yatıştırır.
- Hasta olduğunuz dönemler; kilo vermek için uygun bir zaman olmayabilir ama yiyecekleri kendi tarafınıza çekmek için uygun bir süreçtir. Eğer kilo vermeyi yavaşlatacak bir ilaç kullanıyorsanız, daha kilo verdirici yaklaşımı olan bir ilaç için doktorunuzla konuşun. Çünkü sonuçta alacağınız kilolardan kurtulmak daha da zor alabilir.
 

Etiketler : sağlıklı zayıflama, mehmet öz, diyet, fitness, spor, egzersiz, zayıflama, obezite, şişmanlık,